Vesvese Sözlüğü 93- Değer Sizsiniz

Kendini değerli hissetmek en temel psikolojik ihtiyaçlarımızdan biridir. Ana rahmine düştüğümüz andan itibaren değer duygusunu hissetmeye başlarız. Annenin yaşadıkları, hissettikleri, dış dünyayla olan bağlantısı gibi birçok etmen bizim değer duygumuzu yönlendirir.

Vesvese Sözlüğü 93- Değer  Sizsiniz

Kendini değerli hissetmek en temel psikolojik ihtiyaçlarımızdan biridir. Ana rahmine düştüğümüz andan itibaren değer duygusunu hissetmeye başlarız.  Annenin yaşadıkları, hissettikleri, dış dünyayla olan bağlantısı gibi birçok etmen bizim değer duygumuzu yönlendirir.

Toplumumuzda bir insanın ne kadar değerli olduğu, başkalarının gözünde kaç kuruş ettiğiyle ölçülür. Belirli soru kalıplarıyla da  bu değer tartılmaya çalışılır: “Çok arkadaşın var mı? Sana ne kadarlık bir hediye aldı? Sana nasıl davranıyor? Niye başkasının değil de senin başına geliyor? Neden hiç arayanın soranın yok?  Neden onu daha çok seviyorlar da, seni daha az seviyorlar?   Arkadaşların neden senden habersiz buluşmuşlar?…” Sırf insanlar tarafından sevildiğini göstermek, saf dışı kalmamak, dışlanmamak için kişi başlar başkaları için yaşamaya, olmadık insanlara yüz suyu dökmeye. Yüzüne maske takıp içlerinde var olmaya, kabul görmeye çalışır. Maskenin altında ne azaplar çeker de koca bir ömrü kendi olarak, kendisi için yaşayamadan göçüp gider bu hayattan. Ne kimseye yaranabilir, ne de kıymeti bilinir.

Sadece bu tür art niyetle sorulan sorular değildir kendimizi değersiz hissettiren. Küçüklüğümüzden beri bize hep “Anne, baba, büyükler her şeyin en doğrusunu bilir” diye öğretildi. Anne ve baban, sana haksız bir tepkide bulunsa, kızsa, bağırsa, hakaret etse, dövse onların her zaman haklı olduğunu düşündüğünden,  hatayı hep kendinde ararsın, “Ben hak etmişimdir” diye düşünürsün. Başkalarının anne ve babası çocuklarına daha iyi davransa “Demek ki ben iyi muameleyi hak etmiyorum” diye düşünürsün, kendini iyice değersiz hissedersin. Halbuki,  büyük olarak tanımladığımız kişiler de nefis taşıyan, hata yapmaya meyilli varlıklardır. Dünyayı kaos ortamına çeviren de büyükler değil midir zaten?

Ayrıca “ben” demek, kendine güvenip değer vermek “kendini beğenmişlik” olarak görülür, ayıplarız.Halbuki, biz kendimizi nasıl görürsek karşımızdaki kişi de bizi o şekilde görür. Kendine değer vermeyen birine, başkası neden değer versin ki?

Ekmek gibi su gibi temel ihtiyaçlarımızdan olan değer duygumuz, bu denli yara alınca, hayatımızı manen sağlıklı bir şekilde sürdürmemiz ne kadar mümkün olabilir?

Yüce Allah, kulunu insanların insafına bırakmazdı elbet. Kulu, değerini yanlış yerde arıyor,  Allah’a kul olması gerekirken kula kulluk ediyordu. Bu yüzden Rabbi onu insanlarla imtihan edecekti ki, kulu yörüngesine tekrar girsin.

Allah (c.c) kuluna o kadar kıymet veriyordu ki; onu alemin özü ve eşref-i mahlukat (yaratılmışların en şereflisi) olarak yaratmış, kainata halife tayin etti.

Ne diyor Şeyh Galib:

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen

Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen” 

Yani “Ey insan evladı! Kendine saygıyla, hürmetle yaklaş; çünkü sen kâinatta yaratılmışların özü, göz bebeği olan insansın.”

Her birimiz ayrı ayrı değerliyiz, ne birbirimizden daha çok ne de daha az değerliyiz. Biz tekiz, bizden başka bir tane daha yok.

7 milyar nüfuslu dünyada, herkesin parmak izi bile kendine has. Dünyaya geliş sebebimiz ise, o değerimizi muhafaza etmek, hatta daha da parlatmak. Maalesef  kimileri “Ben ondan daha değerliyim, secde etmem ben  ona” diyen ezeli düşmanı şeytanın peşine takılıp gidiyor, değerini alaşağı ediyor. İmtihan da bu noktada başlıyor.

Her an damarlarında gezen, doğumundan ölümüne kadar bulduğu her fırsatta içine vesvese tohumları eken şeytan, insanoğlunun yakasını bir an olsun bırakmaz. İnsanoğlu kendisini değersiz hissettiren öğretilerle, muamelelerle büyütüldüğünden, şeytanda bu açık kapıyı türlü vesveselerle sonuna kadar kullanır. Ta ki insan iç dünyasında kendi kendini bitirsin ve sonunda çıldırsın.   

Daha bebekken duygudan duyguya sokar onu. Kimi bebekler annesinin paçasını bir saniye olsun bırakmaz. Kısa süreliğine gözünün önünden kaybolsa, annesinin onu terk edip gittiğini düşünür. Küçücük bebeği bu kuruntuya düşüren şeytandır.

Kardeşi olur, ailesinin onu daha çok sevdiğini söyler. Hz. Yusuf’un rüyası üzerine, şeytanın kardeşleriyle arasını bozacağından korkan Yakup Peygamber,     Hz. Yusuf’u kardeşlerine karşı uyarmıştı.Babası, ‘Yavrucuğum!’ dedi, ‘rüyanı kardeşlerine anlatma. Sonra sana bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan insanın açıkça düşmanıdır.” (Yusuf Suresi 5. Ayet)

Yaş büyüdükçe, ortam değiştikçe vesveseler de şekil değiştirir. Okula başlarsın, vesvese bu kez de öğretmenlerden, arkadaşlardan yana seni vurmaya başlar. “Seni sevmiyorlar, sana değer vermiyorlar, seni neden aralarına alsınlar ki? Sıkıcı birisin, eğlenmek nedir bilmezsin, senden kopya almak için seninle arkadaşlık yapıyorlar, yanlış cevap verdiğin için sana güldüler, zaten sen hep yanlış cevap verirsin…”

İş hayatına atılırsın, burada da huzur vermez. “ Senden daha iyileri var, iyi iş çıkaramıyorsun ortaya, iş arkadaşların seni sevmiyor, sen eşek gibi çalış, daha az çalışanlar daha iyi muamele görüyor, daha çok maaş alıyor…”

Evlenirsin, başlar “ Karın ya da kocan seni aldatıyor olabilir, ne pısırık kocan var seni hiç savunmuyor, sen yetersiz bir eşsin, annesin, komşuların seni sevmiyor bir araya geldiklerinde dedikodunu yapıyorlar...”

Peki nasıl kurtuluruz beynimizi kemiren bu ses ve düşüncelerden? Bu mel’unun söylediklerinde doğruluk payı var mıdır? Şayet gelen vesveseyi kendi düşüncemiz olarak görüp, kabul edersek şeytanın telkin ettiği duygulara girmiş oluruz. İnsanlar da bizim onlara biçtiğimiz rolleri bize karşı oynarlar; iyiyse iyi kötüyse kötü.  Ayrıca her durum için verilen tepkiler farklı farklı olabilir, çıkarılabilecek tek mana vesvesenin fısıldadığı değildir. Kendi içimizde bile aynı konuya farklı bakış açısıyla farklı farklı tepkiler veririz. Ne diyor Mevlana Mesnevisinde: “Halkın yapısı, zıtlar üstüne kurulmuş. Hâsılı biz, zarar bakımından da savaştayız, fayda bakımından da. Ahvalin, birbirine aykırı. Tesir dolayısıyla her biri öbürüne zıt. Her an kendi yolumu bulup durmadayım, artık başkasına nasıl bir çare bulabilirim? Bana gelen hal askerlerinin dalgalarına bak; her biri, öbürü ile savaşmada, her biri, öbürüne kin gütmede. Kendindeki şu müthiş savaşa bak. Başkalarının savaşı ile ne meşgul olup durursun?” 

Peki kendisine karşı hiçbir duyguya girmediğimiz insanlar neden bize kötülük yapıyor? Şeytan bize vesvese verdiği gibi diğer insanlara da vesvese veriyor. Şeytana uyup uymamak kişinin elinde. Cenab-ı Hak cennet ve cehennemi boşuna yaratmamıştır; iyilik yapanlar cennete, kötülük yapanlar da cehenneme girecektir.

Karşımıza çıkan insanların iyi mi kötü mü olduğunu nereden anlayacağız? Bakın insanlarla ilişkilerimizde takınmamız gereken tavır konusunda Efendimiz (s.a.v)  bir hadisinde ne diyor: “ Enes Bin Malik Resulullah’ın (a.s.m) kendisine şöyle buyurduğunu rivayet eder: ‘Ey oğul! Gücün yettiği kadar kalbinde kimseye karşı kötü bir şey olmaksızın sabahlamaya ve gecelemeye çalış. Ey oğul! Bu benim sünnetimdendir. Kim benim sünnetimi ihya eder, yaşatırsa beni sevmiş olur; kim de beni severse, cennette benimle beraber bulunur.’ (Tirmizi, Edeb:63) Daima şeytanın telkinlerine kulak tıkamalı, herkes hakkında güzel düşünmeliyiz ki güzellikler bulsun bizi.

Ey insanoğlu! Sakın yollara düşüp, kapı kapı gezip değerini orda burda arama. Ne demiş şair: “Ehline denk gelmeyen her şey ziyan olur. Can da…İnci Mercan da…” Gir kulluk yörüngene tekrar, kapan seccadene, öp yüzünü tozunu ki; alsın, uçursun seni, çıkarsın kulluğun miracına, kadrinin bilindiği tek kapıya.

 

 

 

 

 

YAZAR: SÜMEYYE DÖNGEL

Yazar'ın diğer yazılarına ulaşmak için

https://nefes21.com/profil/dongelsumeyye

Yazar'ın sosyal medya hesabı

https://instagram.com/sumeyye_dongel?igshid=1s0zhocwzqv74

 

En güncel gelişmelerden hemen haberdar olmak için Telegram kanalımıza katılın!