Yaşam Sofrasından Nasıl Kalkabilirsiniz?

Yaşam Sofrasından Nasıl Kalkabilirsiniz?

Ne zaman sorgulasam derinliklerine dalıp yaşamı, ölüm hiç aklıma gelmez. Ölümü düşününce de bir bakmışım ki yaşama dair ne varsa heybemde bir kenara atıvermişim.

Bu tuhaf.

Peki bir denge yok mu? 

Yaşamı sonsuz var olmakla, ölümü tamamen yok olmakla eşleştirmişiz. Varlık birçok açıdan tartışılır o ayrı. Benim kastettiğim materyalist anlamda bir varoluş. Bu eşleştirme şuna benziyor: Hani bebekleri güldürmek için oynanan "ceee eee" oyununa. Yani bir var bir yoksan bu gülünç bir durum. En başta da söyledim ya tuhaf diye, zaten tuhafın bir anlamı da gülünç demek aslında.

Toparlayacak olursak; henüz nefes alabiliyorken ölümün yaşamla bir bütün olduğunu anlasak nasıl olurdu? Halil Cibran, Ermiş kitabında  şöyle  der: "Hayat ve ölüm birdir, tıpkı ırmak ve denizin bir olduğu gibi." 

Peki madem sonsuz değil pek kıymetli vaktimiz; yaşamda varlık gösterirken ölümün yokluk vaad ettiği bu ikilemde nasıl yaşamalı?

Hadi 16. yy. Fransız yazarı Michel de Montaigne'e kulak verelim. Denemeler adlı eserinde ne demiş: ''Ölüm uzun ömürle kısa ömür arasındaki farkı kaldırır. Çünkü yaşamayanlar için zamanın uzunu kısası yoktur." Ve ekler: "Niçin hayat sofrasından karnı doymuş bir davetli gibi kalkıp gitmiyorsun? Niçin günlerine yine sefalet içinde yaşanacak, yine boşuna geçip gidecek başka günler katmak istiyorsun?" (Lucretius)

Tüm bu bakış açıları bize: "Hayatlarımızda bir revizyona ihtiyacımız var mı?" diye düşündürebilir. Yeniden inşa etsek hayatlarımızı, neyi farklı yapıyor olurduk? Yaşamdan alacağımız doyumu en iyi şekilde nasıl sağlarız? Varoluş nedenimiz bize göre her ne ise, buna hizmet eder şekilde nasıl yol alabiliriz? Tüm cevapları bulduk diyelim, peki nasıl harekete geçeriz?

Bu perspektiften başka bir yazımda birlikte bakıyor olacağız. 


O zamana kadar yaşam sofrasından nasıl kalkmak istediğinize karar vermeniz dileğiyle...